Günümüz ilişkileri çoğu zaman yüzeysel, geçici ve değersizleşmiş durumda. Situationship’lar, ghosting’ler, başkalarını nesneleştirme ve tüketim nesnesi gibi kullanma biçimleri, insanın derin bağ kurma kapasitesini kaybettiğini gösteriyor. Çevremiz çok insanla dolu olsa da, bu kalabalık çoğu zaman gerçek bir ilişki yaratmaz; insanlar birbirini tüketir, başkalarını ve hatta dünyadaki canlıları birer araç gibi kullanır. Yalnızlık, modern toplumun içinde daha da derinleşir; bir sürü insanın arasında bile kimseyle gerçek bir bağ kuramayız. Bu yüzeysellik, sadece bireylerin içsel boşluğunu derinleştirmekle kalmaz; aynı zamanda insanın en temel ihtiyacı olan birbirine değer verme ve derinlikli ilişki kurma kapasitesini köreltir. Bu durum, uzun yaşama ve genç kalma arzusu ile tam bir tezat oluşturuyor: İnsan hem kendi ölümlülüğünü bastırmak isterken hem de yaşamın en temel besini olan derin ilişkileri tüketiyor, yüzeyselleştiriyor ve değersizleştiriyor.
Rosi Braidotti’nin perspektifi, ölümlülüğün sadece bir engel değil, aynı zamanda varlığımızı ve ilişki kurma kapasitemizi yapılandıran bir imkan koşulu olduğunu hatırlatır. Ölümü kişisel bir düşman değil, yaşamın etik ve ontolojik bir imkânı olarak görmek, bizi “şimdi ve burada” olana, radikal içkinliğe ve ilişkiselliğe yönlendirir. Faniliğimiz, etik bir farkındalığın kapısını aralar. Kendi ölümlülüğümüzle barışmak, bu dünyada kırılgan ve geçici bir ziyaretçi olarak konumlanmamıza izin verir; bu, yaşamı ve ilişkileri etik bir biçimde sahiplenmenin yolu olarak tanımlanabilir. Kırılganlığımızla barışmak, yaşamı askıya almak değil, onu derinleştirmektir. Ancak modern birey, bu farkındalığı çoğunlukla bastırıyor; kısa süreli hazlar, yüzeysel bağlantılar, başkalarını nesneleştirmek ve tüketmek, ontolojik arzumuz olan potentia’yı, yaşamın bize sunduğu derin etkileşim ve güç kapasitesini gölgeliyor.
Bireyci ve bağsız modern insanlık, Spinoza’nın vurguladığı bütünlük halini çürütüyor. İnsan, sadece kendi haz ve çıkarlarını düşünerek hem kendi ruhunu hem dünyayı tahrip ediyor. Derinlikli ilişkiler kuramamak, yalnızca insanın içsel boşluğunu artırmakla kalmıyor; aynı zamanda dünyadaki canlılığı ve yaşamı da yok ediyor. Hem sonsuza dek yaşamak ve genç kalmak isterken hem de gelecek nesillere enkaz bırakacak şekilde yaşamı sömürmek, insanlığımızı ve dünyamızı çürüten bir paradoksa dönüşüyor.
Braidotti’nin ifade ettiği gibi, düşünce ve etik, şüphe ve acının felç edici etkilerini aşmakla ilgilidir. Dehşeti inkar etmeden, onu iyileşmenin ve merhametin gücüne dönüştürmektir. Bu, ontolojik arzumuzla, yaşamaya devam etme isteğimizle ve ilişkisel kapasitemizle yüzleşmek anlamına gelir. Ölüm yaşamın karanlık ikizi değildir, onun nabzının en derin atışıdır. Ölümün farkındalığı, yaşama ve ilişkiye dair bir etik kapıyı aralar; modern birey ise çoğunlukla bu kapıyı kapatır, ilişkileri, insanları ve dünyayı yüzeysel ve tüketim odaklı bir deneyime indirger. Oysa yaşamın ve ilişkilerin radikal içkinliği, bizi sadece şimdiki yaşamın değerine yönlendirir, başkalarını nesneleştirmekten öte, derin bir bağ kurma kapasitesini ortaya çıkarır. Birbirine değer verebilen, derinlikli bağlar kurabilen insan, hem kendi varlığını hem de başkalarının ve dünyanın yaşamını besler. İnsan, ölümle ve geçicilikle yüzleştiğinde, hem kendini hem başkalarını hem de dünyayı besleyen bir etik ve ontolojik farkındalık geliştirebilir; aksi takdirde yalnızlık, bencillik ve tüketim, hem bireyi hem insanlığı hem de dünyayı çürütmeye devam eder.
“Ölüm, insandışı kavramsal fazlalıktır: Hepimizin korktuğu, temsil edilemez, düşünülemez ve üretken olmayan kara deliktir. Yine de ölüm aynı zamanda akışların, enerjilerin ve her daim oluşun yaratıcı sentezidir.
Özne oluşumuzu, ilişki kurma kapasitemizi ve güçlerimizi ve etik farkındalık edinme sürecini yapılandırır. Ölümlü olmamız hasebiyle hepimiz “olmuş olanlarız”: Ölümümüzün hayaleti, zamansallığımızın senaryosuna dolaylı olarak engel değil, bir imkan koşulu olarak yazılmış durumdadır.
Kişisel olmayan ölüm gereksinimiyle dost olmak, kişinin kendini fani, hafif yaralanmış bir ziyaretçi olarak yaşama yerleştirmesinin etik bir yoludur. Tabiri caizse evimizi uçuruma inşa ederiz. Oyunun daha başlamadan bittiğine dair şoke edici farkındalık karşısında iyileşmek için yaşarız. Ölüme yakınlık yaşamı askıya alır; aşkınlığa doğru değil, daha ziyade şimdi ve burada “sadece bir yaşamın” radikal içkinliğine doğru, olabildiğimiz ve alabildiğimiz kadar.
Hepimiz ölümle senkron halindeyiz, hepimiz ödünç alınmış bir zamanda yaşadığımızdan ölüm, yaşayışımızın zamanıdır. Yaşam akıp gidiyor ve bizler ona sahip değiliz; sadece onu işgal ediyoruz, tıpkı zamanda paylaşılan bir konum gibi.
Ontolojik oluş itkisi olarak arzu (potentia), yaşamaya devam etmemiz için bizi baştan çıkarır.
Düşünce bu durumda, içkin ilişkiler ve zamana bağlı tutarlılığı olumlama jesti ve sürdürülebilirlik ve direnç umudu halini alır. Şüphe ve acının felç eden etkilerinin ötesine geçmek, bunlar arasında çalışmak, etiğin cevheridir. Post-hümanist eleştirel düşünce, üstünlüğü değil, olumsuz tutkuların olumlu tutkulara dönüşmesini amaçlar.
Dehşetlerin gerçekliğini inkar etmez bu görüş; daha ziyade iyileşme ve merhametin yaşamsal güçlerini inşa eder.”
Rosi Braidotti – İnsan Sonrası
Resim: Edward Hopper – Automat (1927)

Comments are closed