Antik Yunan’da Sokrates, kadınların yaptığı işleri tartışmaya değer bulmaz. “Dikiş dikmekten, çörek pişirmekten, salça yapmaktan söz edip vaktimizi kaybetmeyelim. Kadınlar bu işi iyi becerir, bunlarda kadınlarla yarışmak güç olur.” der; çünkü kadınlar bu işleri zaten iyi yapmaktadır. Bu ifadede görünüşte övgü vardır, ama gerçekte bir sınır çizme hatta bir değersizleştirme söz konusudur. Kadının becerisi, kadının alanını daraltan bir gerekçeye dönüşür. Kadının iyi yaptığı şey, tartışmaya bile değmez kabul edilir.
George Duby’nin, Kadınların Tarihi kitabının I. Cildinde, “Platon ve Sokrates’e göre, her iki cinsin yatkın olduğu görevleri yerine getirmede erkekler kadınlardan daha iyidir. Kavramsal bir bakış açısından, kadının imajı, sadece sistematik bir şekilde yerilmek üzere yüceltilir. Böylece, kadınların fiilen yaptıkları işin özgül mahiyetini yadsır. Kadınlar bu alanlarda haksız bir üstünlük şöhretine sahip oldukları için değil, aslında çok iyi aşçı, mükemmel terzi ve dokumacı oldukları için konuyu tartışmayı reddeder. Hatta, kadınlar bu konularda iyi oldukları için iş değersiz görülür denebilir. Kadınlar dokumacılıkta ve aşçılıkta iyi oldukları için bu faaliyetler hakkında söylenecek bir şey yoktur ve bu nedenle, erkekler için bu becerilere sahip olmak gülünç olurdu. Böylece, bir erkeğin işinini kalitesini teyit edecek bir performans düzeyi, bir kadının işinin kalitesini gösterme ihtimali olunca otomatik olarak önemini yitirir. Katışıksız cinsiyetçi ayrımcılık ifadesinden başka bunu karşılayan bir söz yoktur.” diyerek açıklanır.
Tarih boyunca boyunca bu bakış farklı biçimlerde tekrar eder: Bir alan kadınların elindeyken küçümsenir; önem kazandığında erkekleşir.
Bilgisayar bilimi bunun en keskin örneklerinden biridir. 1940’larda ENIAC adı verilen ilk bilgisayarın programcıları tamamen kadındı. Makinenin karmaşık devrelerini çözen, hesaplamaları elle kodlayan, bir programın neye benzeyebileceğini ilk kez düşünen kişiler onlardı.
Bilgisayar tarihinde Ada Lovelace özel bir yerde durur. Babbage’ın Analitik Makinesi üzerinde düşünürken, makinenin bir fikrin izini sürebileceğini, bir dizi soyut komutu takip edebileceğini öngören ilk kişi o oldu. Bu yüzden bilgisayar bilimi Ada Lovelace’ı “ilk programcı” olarak kabul eder; çünkü program fikri henüz icat bile edilmemişken, onun mantığını kuran ilk kişi o olmuştur.
Programlama o dönem “sabır”, “özen” ve “dikkat” gerektirdiği için kadınlara uygun görülüyordu; gazeteler bu işi ev ekonomisinin devamı gibi sunuyordu.
Bilgisayarların toplumdaki anlamı değiştikçe kadınların konumu da değişti. 1970’lerin başında bilgisayar mühendisliği okuyan kadınların oranı %37’ye kadar çıkmıştı. Tıp, hukuk ve fen bilimlerinde kadınların yükselişiyle paralel olarak bu artış gözleniyordu. Ama 1984’te ani bir kırılma gerçekleşti: kadınların bilgisayar bilimine katılım oranı dramatik biçimde değişti.
Bu kırılmanın ardında yalnızca bireysel tercihler yoktu; kültürel kodlar vardı. Kişisel bilgisayarlar evlere girdiğinde, Commodore 64 ve TRS-80 gibi makineler erkek çocuklara “oyuncak” olarak pazarlanıyordu. Bilgisayar, çocuk odasına girer girmez “erkek oyuncağı”na dönüştü. Kız çocukları sistemin dışında kalmaya başladı. Üniversiteye gelinen yıllarda erkekler yılların alışkanlığıyla “aidiyet” hissederken; kadınlar çoğunlukla ilk kez karşılaştıkları alanda dışlanmışlık duygusuyla baş başa kaldı.
Bilgisayar stratejik bir güce dönüşünce, alanın kimliği de değişti; teknikleşti, prestij kazandı ve erkekleşti,. Kadınlar, bizzat temellerini attıkları bir alanın kapısından, yavaş yavaş dışarı itildiler.
Benzer bir süreç tıp tarihinde yaşandı. Yüzyıllar boyunca doğum, bakım ve şifacılık, kadınların bilgisiydi. Modern tıp ortaya çıktığında bu bilgi “bilimdışı”, “geleneksel” ve “kişisel” olarak etiketlendi. Ebelik ve hemşirelik yardımcı rollerine indirildi; doktorluk ise yükseldi ve yüceltildi. Kadın deneyimi, erkek biliminin arka planına çekildi.
Ve tüm bunlar yalnızca profesyonel alanlarda değil, kültürel zevklerde, hobilerde, günlük hayat aktivitelerinde de sürdü ve sürmeye de devam ediyor. Örneğin, kadınların izlediği diziler “yüzeysel”, ilgilendikleri estetik alanlar “hafif”, dinledikleri müzikler “pop” diye küçümseniyor; buna karşılık şiddet ve fanatizmle, milyonlarca liralık ekonomilerle örgütlenmiş futbol tutkusu “toplumsal aidiyet”, “ciddiyet” ve “kültür” kategorisine yerleşiyor.
Görüldüğü gibi buradaki mesele kadınların neyle ilgilendiğinden değil; ciddiyetin kimin tarafından tanımlandığı.
Değer dediğimiz şey çoğu zaman nesnenin niteliğinden değil, kültürel alışkanlıklardan üretiliyor.
Bir pratiği hafife alan şey, onun gerçek özelliği değil; o pratiğe yönelen bakışın kurduğu sessiz hiyerarşi ve ona atfedilen değer. Ciddiyetin tek bir tonu yok; derinlik tek bir biçimde yaşanmıyor. Bazı sorular yüksek sesle değil, sessizce büyürler; anlam çoğu zaman gösterişten çok ritimde, biçimde, kendi iç düzeninde belirir.
Bu nedenle küçümsenen alanlara baktığımızda; ister teknik, ister estetik, ister popüler kültüre dair olsun, önce onları değerlendiren ölçütleri sorgulamak gerekir. Bir ilgi alanının hangi kategoriye yerleştirildiği, çoğu zaman onun sunduğu anlamdan değil, ona bakan kültürel gözlüğün renginden kaynaklanır.
Bir pratiğin değerini belirleyen şey, onun mahiyeti değil, dünyayı ve kendimizi anlamamızda açtığı imkândır.

Comments are closed