1997 yapımı “The House of Yes”, Wendy MacLeod’un aynı adlı tiyatro oyunundan sinemaya uyarlanmış çarpıcı bir filmdir. Hikâye, Şükran Günü’nde Marty’nin nişanlısını ailesiyle tanıştırmak üzere eve gelmesiyle başlar. Ancak ikiz kardeşi Jackie-O’nun varlığı, ailenin kapalı dünyasında bastırılmış sırların açığa çıkmasına yol açar. Jackie-O’nun Jacqueline Kennedy’ye saplantısı, kardeşler arasındaki ensest ilişki ve ailenin suskunluğu, filmi sıradan bir aile dramından çıkararak tabularla, kimlik dağılmalarıyla ve ölüm dürtüsüyle örülü rahatsız edici bir psikanalitik tabloya dönüştürür.
Kıyıda köşede kalmış ve ülkemizde çok bilinmediğini tahmin ettiğim bu rahatsız edici filme, psikanalitik perspektifin ışığında biraz daha yakından bakmak istedim.
Freud, çocukların ebeveynleriyle kurduğu ilişkilerde hem hayranlık hem de çatışma barındıran bir “aile romanı” yazdıklarını söyler. Jackie-O ve Marty’nin ilişkisi, bu kuramın sınırlarını aşarak “gerçekleşmiş” bir fantaziye dönüşür. İkiz kardeşlerin ensest ilişkisi, Ödipal gerilimin çözülmeyip aile içinde sürdürülmesinin uç örneği gibidir.
Lesly’nin eve gelişi, bu kapalı fantazi dünyasını sarsar: dışarıdan gelen “öteki”, ailenin bastırılmış sırlarını görünür kılar. Jackie-O, aslında sadece Marty’yi değil, “aile romanı”nı da kaybetme tehdidiyle karşılaşır.
Jackie-O karakterinin Jacqueline Kennedy Onassis’e olan takıntısı, Freud’un “özdeşleşme” mekanizmasıyla açıklanabilir. Jackie-O, kendi kimliğini kurmakta zorlandıkça güçlü, ikonik bir figürle bütünleşmeye çalışır. Jacqueline Kennedy’nin trajedisi (suikast, kayıp, yas) Jackie-O’nun kendi bilinçdışındaki kayıplarla örtüşür. JFK suikastını saplantılı bir biçimde canlandırmaları, “tekrarlama zorlantısı” olarak okunabilir: travmatik sahneyi tekrar ederek onu kontrol altına alma arzusu. Ancak bu hikayedeki tekrar, iyileştirmek yerine daha da yıkıcı bir etki yapar.
Freud, ensesti kültürün kurucu tabusu olarak tanımlar. Aile içi arzular bastırılır, bu bastırma sayesinde uygarlık inşa edilir. ‘The House of Yes’’te bu bastırma çöker: Marty ve Jackie-O’nun ilişkisi, “kültürün reddettiği” şeyin eve geri dönüşüdür. Ve Lesly’nin şok oluşu, izleyicinin “toplumsal bilinçdışı”yla özdeşleşmesine yol açar: biz de bu tabu çiğnendiğinde rahatsızlık duyarız.
Filmde annenin rolü neredeyse pasiftir. Ancak psikanalitik açıdan bu pasiflik, “ihmal eden anne” arketipiyle ilişkilidir. Anne, ensest ilişkisini görmezden gelir, müdahale etmez. Bu, Lacan’ın “Baba’nın-Adı” kavramının eksikliğini çağrıştırır: Yasa’yı koyan, sınırı belirleyen baba figürü yoktur. Baba yokluğunda anne de yasa koyucu olmayı reddetmiş, çocukları kendi haline bırakmıştır. Bu yüzden ensest arzuların önünde hiçbir engel kalmamıştır.
Psikanalizde ev, bilinçdışının metaforu olarak da okunabilir. Bu filmde ev, kapalı, boğucu ve dışarıya kapalıdır; bilinçdışının içe kapanıklığını temsil eder. Dışarıdan gelen Lesly, bilinçdışının kapısını aralayan analist gibidir; bastırılmış olanı görünür kılar. Ama evin “psikotik düzeni” o kadar güçlüdür ki, sonunda dışarıdan gelen “gerçeklik” içeriye yenik düşer.
Jackie-O’nun finalde silahı ateşlemesi, Freud’un ölüm dürtüsü (Thanatos) kavramıyla ilişkilidir. Jackie-O için aşk/bağlanma (Eros) ile yıkım/ölüm (Thanatos) birbirinden ayrılmazdır. Marty’yi kaybetme ihtimali, onu öldürerek sahip olma arzusuna dönüşür. Bu, Melanie Klein’ın “paranoid-şizoid konum”undaki ilkel savunmalarla da okunabilir: Sevilen nesneyi ya bütünüyle idealize etmek ya da yok etmek. Jackie-O, Marty’yi kaybetmemek için yok eder.
Film boyunca yer yer komediye kayan absürtlük, aslında “mizah”ın bir savunma mekanizması olarak işlediğini gösterir. İzleyici bu absürtlük sayesinde rahatsız edici tabuya daha dayanabilir. Aile de kendi patolojisini “oyun” maskesiyle saklar.
Sonuç olarak, “The House of Yes”, bastırılmış arzuların ve çözülmemiş Oidipal gerilimlerin sahneye dökülmesi olarak okunabilir. Jackie-O, kimliğini kuramamış, yasını tamamlayamamış ve kültürel yasa tarafından sınırlandırılmamış bir figürdür. Aile içi suskunluk ve yasa boşluğu, onun saplantılı kimliğini güçlendirir.
Film, psikanalitik açıdan “aile”yi güvenli bir yuva olmaktan çok, travmanın tekrar üretildiği bir mekân olarak resmeder. İzleyici ise bu patolojik tabloya şahit olurken, kendi bastırılmış arzularına ve aileyle ilgili bilinçdışı çatışmalarına temas eder.

Comments are closed