Fulya Bayraktar “Bağlanma Hürriyeti” kitabında Gabriel Marcel’in felsefesini şu sözlerle yorumluyor;
“İnsanın kendisini çevreleyen varoluşla kurduğu ilişki, ben-sen temelinde kurulmadıkça ya yıkıcı ve hiçleştiricidir, ya da ben’i mutlaklaştırıcı. Ben’in hiçleştirilmesi ne denli olumsuz ise, mutlaklaştırılması da o denli olumsuzdur. Başka olanı, ötekini göz ardı eden bir varoluş biçimi, şiddetin, öldürmenin ve yok etmenin önünü açar. Ben’in kendisini bir hiçlik olarak algılamasını da, mutlak bir varlık gibi algılamasını da önleyecek olan gerçek bir varoluş biçimi vardır; birlikte-varolmak.”
Marcel’in yaklaşık bir asır önce söyledikleri, modern insanın tanımı gibi adeta. Modern insanın belki de en büyük talihsizliği, sistem tarafından iki uç arasında salınmaya maruz bırakılması.
Bir yanda kendini yetersiz, değersiz ve görünmez hisseden insanlar… Diğer yanda ise sürekli kendini kanıtlamaya, görünür olmaya ve merkeze koymaya zorlanan bir benlik.
İlişkiler araçsallaştıkça, birbirimizi anlamaktan çok yargılıyor, dinlemekten çok cevap vermeye hazırlanıyor, bağ kurmaktan çok birbirimizi tüketiyoruz.
Byung Chul Han’ın da dikkat çektiği gibi, performans ve görünürlük kültürü içerisinde “öteki” yavaş yavaş ortadan kayboluyor. Karşımızdaki kişi, bize temas eden bir özne olmaktan çıkıp; onaylayan, eleştiren, tüketilen ya da rekabet edilen bir nesneden öteye geçemiyor; bir özne olarak dünyamızda var olamıyor.
Ancak tüm bunlara rağmen Marcel reçeteyi vermeyi ihmal etmiyor: Ötekilerle birlikte-varolmak. İnsan ne kendini yok sayarak ne de kendini mutlaklaştırarak var olabiliyor. İnsan ancak ötekiyle kurduğu sahici bir ilişkide varlığını kurabiliyor.
Martin Buber de benzer bir yerden Ben-Sen ilişkisinin önemine değinir: karşı tarafı nesneleştiren, araçsallaştıran, yalnızca bir deneyim ve tüketim nesnesi olarak konumlandıran ilişki biçimi hem nesnesine hem öznesine zarar verir. Ben-Sen ilişkisinde ise iki varoluş birbiriyle sahici olarak karşılaşır, dünyayla, ötekiyle ve kendiyle doğrudan bir ilişki kurar. Böylelikle kendini de yeniden kurar.
Psikoterapiyi dönüştürücü yapan şey de tam olarak burada ortaya çıkıyor. Psikoterapi yalnızca sorunların konuşulduğu bir yer değil; aynı zamanda Buber’in sözünü ettiği anlamda sahici bir “Ben-Sen” ilişkisinin deneyimlenebildiği güvenli bir alandır. Güvenli bir bağ kurmanın mümkün olduğunu deneyimlemeyi sağlar. Gerçekten dinlenmenin, anlaşılmanın ve yargılanmadan var olabilmenin mümkün olduğu terapötik ilişki, zamanla kişinin yalnızca terapi odasındaki deneyimini değil; ailesiyle, arkadaşlarıyla ve romantik ilişkileriyle kurduğu bağı da dönüştürebilir.
Bir insanın hayattan iyileşmesi mümkün değildir ve bu kelimenin ruh sağlığı alanında kullanılmasını kişisel olarak doğru bulmuyorum ancak illa ki iyileşmekten bahsetmemiz gerekirse bence iyileşmek, yalnızca kendimizi anlamak değil; kendimizle ve bir başkasıyla kurduğumuz ilişkileri dönüştürebilmekten ibarettir.
Resim: Rene Magritte – Not to be Reproduced

Comments are closed