Anaïs Nin, “Venüs Üçgeni” kitabında, karakterlerden biri olan Miguel’in kadınlarla kurduğu ilişkiyi anlatırken oldukça çarpıcı bir ayrım kurar. Miguel için bazı kadınlar sevginin, hayranlığın ve neredeyse kutsallığın alanındadır; bazılarıysa yalnızca cinselliğin. Miguel annesine benzeyen iri, dolgun kadınların göğüslerine yoğun bir arzu duyar ama bu arzunun “cinsel olarak sahip olma isteği” olmadığını özellikle vurgular. Sevdiği Elena’yı ise bedensel bir varlık olarak görmekte zorlanır. Onu bir kadın olmaktan çıkarıp adeta bir azizeye, dokunulmaz bir imgeye dönüştürür: “Kartlardaki aziz resimleri, kitaplardaki efsane kadın simgeleri.” Elena sevilebilir, hayran olunabilir, hatta tapılabilir biridir; fakat arzulanabilir bir beden değildir. Cinsel arzunun yöneldiği kadınlarsa bambaşka bir kategoriye aittir. Cinsel arzu duyulabilen kadınlar ise Miguel’e göre yalnızca fahişelerdir. Nin bunu Miguel’in zihninden sert bir şekilde aktarır: “Sadece fahişeler cinsel organa sahiptir.”
Burada artık kadın bütünlüklü bir özne değildir. Sevilen kadın bedensizleştirilirken, bedeni olan kadın değersizleştirilir.
Bu ayrım psikanalizde oldukça tanıdıktır.
Freud, 1912’de yazdığı bir metinde bazı erkeklerin zihninde sevgi ile cinsel arzunun birbirinden ayrılabildiğini anlatır. Kişi derin sevgi, şefkat ve saygı duyduğu kadını cinsel olarak arzulamakta zorlanırken, güçlü biçimde arzuladığı kadına aynı sevgi ve saygıyı duyamayabilir.
Daha sonra Madonna–fahişe ikiliği olarak anılacak bu örüntünün temelinde kadının iki ayrı kategoriye bölünmesi vardır: “iyi”, temiz, saygın, anneleştirilen kadın ve cinsel, bedensel, dolayısıyla değersizleştirilebilen kadın.
Burada mesele yalnızca cinsellik değildir. Asıl mesele, sevgi ile arzunun aynı kadında bir arada tutulamamasıdır.
Bunun gündelik ilişkilerdeki karşılığı bazen oldukça görünürdür. Bir erkek sevgilisini çok sever, ona hayranlık duyar; fakat ilişkinin duygusal anlamı arttıkça cinsel arzusu azalır. Ya da eşinin anne olmasıyla birlikte onu zihninde başka bir kategoriye taşır: artık o “çocuğunun annesi”, ailesinin kadını, korunması ve saygı duyulması gereken kişidir. Cinsellik ise çocukluktan itibaren kirli, ayıp, saldırgan ya da “iyi kadınlara yakışmayan” bir şey olarak kodlanmışsa, aynı kadının hem anne hem cinsel özne olabilmesi ruhsal olarak taşınamaz hale gelebilir.
Böylece erkek, sevdiği kadına sadık bir hayranlık duyarken arzusunu ilişkinin dışındaki kadınlara yöneltebilir. Çünkü orada bir paradoks çözülmüş olur: Sevdiği kadını “kirletmeden” cinsellik yaşayabileceği başka bir kadın yaratılmıştır.
Elbette burada kadının gerçekten iki farklı türünden söz etmiyoruz. Bölünen kadın değil, ona bakan kişinin zihnindeki kadın temsilidir.
Bu nedenle idealizasyon ilk bakışta olumlu gibi görünse de sevginin olgun bir biçimi değildir. Bir kadını “kutsal”, “tertemiz”, “diğer kadınlardan farklı” ilan etmek, onu doğrudan aşağılamak gibi görünmese de, onun bütünlüğünü görmenin önünde engeldir. Erkeğin zihnindeki bu bölme ve idealizasyon, kadının yalnızca bedenini değil, arzulayan bir özne oluşunu da inkar eder. Kadının da cinsel arzuları, ihtiyaçları ve hazları olan bir insan olduğu gerçeği, erkeğin zihnindeki “iyi kadın” imgesini koruyabilmek uğruna görünmez hale gelir. Erkek böylece kendisine tanıdığı cinselliği sevdiği kadına tanımaz; kendi arzusunu ilişinin dışında yaşayabilirken, kadının arzusunu kutsallık ve saflık adına bastırır. Üstelik bu bölünme çoğu zaman sadakatsizliği mümkün kılar: Kadını “kirletmemek” adına ondan esirgenen cinsellik bir başka kadınla yaşanırken, kutsallaştırıldığı söylenen kadın aynı zamanda aldatılan ve ihanete uğrayan biri olur. Cinsellik yaşamak için seçilen kadın da kirli görülerek aşağılanmış olur. Dolayısıyla idealizasyon burada kadına verilen daha yüksek bir değerden çok onun insanlığının yalnızca kabul edilebilir bulunan parçalarına izin veren bir ilişki biçimine dönüşür.
Gerçek bir kadın hem sevilebilir hem arzulayabilir; hem anne olabilir hem cinsel bir özne; hem şefkatli hem öfkeli; hem bedensel hem düşünsel olabilir.
Olgun sevgi, karşımızdakini bu çelişkileriyle birlikte tek bir insanda tutabilmeyi gerektirir.
Anaïs Nin’in Miguel’i ise tam da bunu yapamaz. Kadın onun ruhsallığında parçalanmıştır: anne, azize, sevgili ve cinsel kadın birbirinden ayrılmıştır.
Fakat Nin’in romanında bu bölünmeye başka bir şey daha eşlik eder: kadın bedeninden duyulan korku.
Miguel kadın bedenine yalnızca arzu duymaz; onu aynı zamanda tehditkar bulur. Nin, 65. sayfa civarında bu korkuyu oldukça yoğun ve bedensel imgelerle anlatır: kadın cinselliği Miguel’in zihninde aç, doyurulamaz, kendisini yutup içine çekebilecek, tüketebilecek bir şeye dönüşür. Burada arzu ile kaygı artık birbirinden ayrı değildir. Arzu nesnesi aynı anda tehdit nesnesine dönüşmüştür.
Ve tam bu noktada Freud’un bugün oldukça tartışmalı olan başka bir teorisi devreye girer: iğdiş edilme kompleksi.
Freud, erkek çocuğunun anatomik cinsiyet farklılığını keşfetmesini “eksiklik” ve kayıp üzerinden yorumlar. Kendi fallusuna yüklediği yüksek değer nedeniyle kadın bedeni onda bir kayıp ihtimalinin simgesine dönüşebilir. Freud bazı erkeklerde kadın bedeninden uzaklaşmayı ve erkek bedenine yönelmeyi de bu dinamikle ilişkilendirmiştir: penis taşıyan beden, sembolik olarak kaybın değil bütünlüğün ve güvenliğin tarafındadır.
Nin’in Miguel’i Freud’un bu eski teorisinin neredeyse edebi bir sahnesini kurar. Kadın bedeni hem arzunun hem korkunun hem de kutsallığın nesnesidir; erkek bedeni ise onun zihninde bu tehdidi taşımayan güvenli bir arzu alanına dönüşür.
Burada önemli bir ayrım yapmak gerekir: Bu, eşcinselliğin açıklaması değildir. Freud’un eşcinselliğin kökenine ilişkin bu açıklamaları günümüzde bilimsel olarak kabul edilen modeller değildir. Bunları bugün cinsel yönelimin nedenini açıklayan teoriler olarak değil, psikanaliz tarihinin insan arzusunu anlamlandırma girişimleri olarak okuyabiliriz.
Fakat Nin ile Freud’u yan yana koyduğumuzda hala düşünmeye değer başka bir soru kalıyor:
Bir insanın kimi arzuladığı kadar, kimi arzulamasına izin vermediği de onun ruhsal dünyası hakkında bir şey söyler mi?
Miguel’in hikayesinde asıl mesele erkekleri arzulaması değildir. Daha önce gerçekleşen bir şey vardır: Kadını bütünlüklü biçimde arzulayamaması.
Anne kutsaldır.
Elena idealdir.
Cinsel kadın değersizleştirilebilir.
Kadın bedeni ise hem arzulanan hem korkulan bir şeydir.
Bu imgelerin hiçbirinde kadın bütünüyle mevcut değildir.
Çünkü bir insanı yalnızca bedenine indirgemek onu nasıl nesneleştiriyorsa, onu bedensiz bir azizeye dönüştürmek de başka türden bir nesneleştirme olabilir. Her iki durumda da karşımızdaki gerçek kişiden çok, ona yüklediğimiz anlamla ilişki kurarız. Miguel’in kadınları da bu yüzden hiçbir zaman yalnızca kadın değildir: anne, azize, fahişe, eksiklik ya da tehdit olarak vardırlar.
Miguel’in kadınlarla ilişkisindeki asıl imkansızlık, onları arzulayamaması değil; onları kendi korkularından, ideallerinden ve bilinçdışı imgelerinden bağımsız, bütünlüklü birer özne olarak görememesidir.
Resim: Tiziano – Sacred and Profane Love

Comments are closed