Robert Siodmak’ın “The Dark Mirror” (1946) isimli filmi, ikiz kardeşler üzerinden güçlü bir temayı ortaya koyuyor: ‘Doppelgänger’, yani eş benlik. Birbirine görünüş olarak tamamen benzeyen iki öznenin varlığı yalnızca kimlik meselesini değil, ahlaki farklılığın kaynağını da sorgulatır.
Filmin görsel dili bu temayı özellikle ‘ayna’ üzerinden kurar. Aynaya bakmak burada yalnızca kendini görmek değil, aynı zamanda kendine benzeyen ama aynı olmayan bir figürle karşılaşmak anlamına gelir.
Filmde ikizlerden biri sevilen ve uyumlu bir figür olarak resmedilirken diğeri kıskanç, huzursuz ve yıkıcı bir karakter olarak karşımıza çıkar. Hikaye ilerledikçe anlatı bu iki figürü giderek daha keskin biçimde ayırır: Biri “iyi”, diğeri ise “kötü” olur. Bir taraftan bu ayrımın ne kadar kırılgan olduğuna da şahit oluruz: Terry’nin Ruth’un davranışlarını çarpıtarak onu nasıl suçlu ya da sorunlu gösterdiğini görürüz. ‘Gaslighting’ olarak adlandırılan bu manipülasyon biçimi, kişinin karşısındakinin gerçeklik algısını sarsmaya çalıştığı bir stratejidir.
Filmde Terry’nin Ruth’u sürekli olarak dengesiz, güvenilmez ya da sorunlu biri gibi göstermeye çalışması yalnızca bir suçtan kaçma stratejisi değildir. Aynı zamanda Ruth’un sahip olduğu ahlaki üstünlüğü aşındırmaya yönelik bir girişimdir. Ruth’un sakin, güvenilir ve sevilen karakteri Terry’nin saldırganlığını daha görünür kılar. Bu nedenle Terry, Ruth’un gerçeklik algısını sarsarak onun bu ‘iyi’ konumunu bozmaya çalışır.
Edebiyatta ve mitolojide “double” ya da ‘doppelgänger’ figürü oldukça eski bir motiftir. Bu figür bazen bir gölge, bazen bir ikiz, bazen de kişinin karşısına çıkan ikinci bir benlik olarak ortaya çıkar.
Otto Rank, “Eş Benlik” kitabında, bu figürün kültürel tarih boyunca nasıl farklı anlamlar kazandığını inceler. Rank’e göre bazı erken anlatılarda eş benlik, bireyin varlığının devamını temsil eden koruyucu bir figür gibi işlev görebilir. Örneğin Sokrates, kendisini yanlış bir eylemden alıkoyan bir iç ses ya da ‘daimonion”dan söz eder. Bu figür modern anlamda bilinçdışıyla aynı şey değildir; ancak insanın kendi içinde yer alan ikinci bir ses fikrinin oldukça eski olduğunu gösterir.
Ancak modern edebiyata gelindiğinde bu figür giderek daha karanlık bir anlam kazanır. Eş benlik artık güven veren, koruyucu bir ‘ikinci ben’ değil, öznenin bastırılmış ya da tehditkar tarafını temsil eden bir figür haline gelir. Bu dönüşümün en bilinen edebi örneklerinden biri kuşkusuz Robert Louis Stevenson’ın ‘Dr. Jekyll ve Mr. Hyde’ın Tuhaf Hikayesi’ öyküsüdür. Bu öyküde Hyde, Jekyll’ın dışındaki bir yabancı değildir; onun bastırılmış dürtülerinin somutlaşmış halidir. Bu öyküdeki eş benlik, öznenin kendi içindeki bölünmesinin dramatik bir ifadesidir.
Peter Andre Alt, “Kötülüğün Arkeolojisi” isimli kitap serisinde, kötülüğün tarih boyunca insan algısındaki değişimlerini edebiyat ve felsefe yazınını inceleyerek irdeler. Erken dönem anlatılarda ve uzunca bir süre boyunca kötülüğün çoğu zaman insanın dışına konumlandırıldığını hatırlatır. Şeytan, iblis ya da şeytani güçler insanın dışında ve karşısında duran doğaüstü varlıklardır. Kötülük bu anlatılarda insanın insanın içinden değil, onun dışından gelen bir tehdittir.
Modern dönemde ise birey fikrinin gelişmesi ve psikolojinin ortaya çıkışıyla birlikte kötülüğün anlamı değişmeye başlar. Artık tehdit yalnızca dışarıdan gelmez; insanın kendi içinden de gelebilir. Kötülük giderek içselleştirilen bir olgu haline gelir. Yine de bu durum kolay kabul edilebilir değildir. İnsan, kendisi hakkında kurduğu ‘iyi benlik’ imgesini korumak ister. Kıskançlık, saldırganlık ya da nefret gibi duygular bu imgeyi tehdit ettiğinde, birey çoğu zaman bu duyguları doğrudan kendisine ait olarak kabul etmekte zorlanır.
Doppelgänger (eş benlik) figürü ise bu iki düşünme biçiminin tam ortasında yer alır.
Psikanalitik açıdan bakıldığında, ‘iyi benlik’ imgesi tehdit altında olan bireyde çeşitli savunma mekanizmaları devreye girebilir. Özellikle ‘yansıtma’ (projection) mekanizması sayesinde kişi kendi içinde taşıdığı rahatsız edici dürtüleri başka birine atfedebilir. Böylece özne kendi benliğini korurken saldırgan ya da tehditkar tarafını dışsallaştırmış olur. Filmde Terry’nin sıklıkla yansıtma mekanizmasını kullandığını görürüz. Kendi içindeki saldırganlık, kıskançlık ya da düşmanlık duygularını Ruth’a atfeder. Ruth’u sorunlu olduğuna inandırmak için manipülasyonlar yapar.
Eş benlik figürü tam da bu işleve sahipmiş gibi görünür: Öznenin kabul etmekte zorlandığı tarafını temsil eder.
Ancak bu motif yalnızca bireysel psikolojiyle ilgili değildir. Aynı zamanda insan ilişkilerinin çok daha erken bir sahnesine, kardeşlik ilişkisine de gönderme yapar. Örneğin kutsal metinlerde yer alan Habil ve Kabil’in hikayesi, kardeş kıskançlığının en erken anlatılarından biridir. Tanrı’nın Habil’in kurbanını kabul etmesi karşısında Kabil’in duyduğu öfke, kardeş rekabetinin ne kadar yıkıcı olabileceğini gösterir. Kardeş kıskançlığı kültürel hayal gücünde oldukça eski bir yer tutar.
Filmde ikiz kardeşlerden Ruth sevilen ve uyumlu kardeş olarak konumlanırken, Terry kendisini daha az sevilen taraf olarak deneyimler. Terry’nin Ruth’a yönelik öfkesi yalnızca kıskançlıktan değil, aynı zamanda kendisini sürekli karşılaştırılan ve yetersiz bulunan taraf olarak hissetmesinden kaynaklanır. Bu nedenle Ruth’un varlığı Terry için kendi değersizliğini hatırlatan bir aynaya dönüşür.
Juliet Mitchell de, “Kardeşler” adlı kitabında psikanalizin uzun süre ihmal ettiği bir ilişkiye dikkat çeker: Kardeşlik.
Bir çocuk ebeveyninin gözünde eşsiz ve özel olmak ister. Ancak kardeşin varlığı bu konumu kaçınılmaz biçimde tehdit eder. Çünkü kardeş, aynı sevgiye ve ilgiye aday başka bir figürdür.
Bu nedenle kardeşlik ilişkisi doğası gereği paradoksal bir gerilim taşır: Aynı kökten gelmek ama yine de benzersiz olmak istemek.
Bu gerilim özellikle ikiz anlatılarında daha da keskinleşir. Fiziksel olarak neredeyse tamamen özdeş olmak, öznenin bireyselliğini tehdit eden bir deneyim haline gelebilir. Kimliğin ‘yutulabileceği’ bir ötekinin varlığı karşısında küçük farklılıklar bile büyütülür ve iki figür keskin bir biçimde ayrıştırılır.
Bu durum psikanalizde söz edilen bir kavramı akla getirir: Küçük farklılıkların narsisizmi. Birbirine çok benzeyen iki özne, kimliklerini koruyabilmek için farklılıklarını aşırı biçimde vurgulayabilir.
İkiz anlatılarında iyi ve kötü karakterlerin keskin biçimde ayrılması, belki de bu psikolojik ihtiyacın dramatik bir ifadesi olabilir.
Bu temayı birbirine komşu toplumlarda da sıkça görürüz. Komşunun komşuya daha çok saldırması tam da bundan kaynaklanır: Benzerliklerin çok olduğu komşularda farklılıklar abartılı biçimde ortaya konur ve savunulur: Kimliğinin yutulmasından endişelenen komşu, kimliğini yutmasından korktuğu komşuya düşmanca duygular besler.
Kardeşlik ilişkisinin sağlıklı bir biçimde olgunlaşabilmesi için gereken şey, aslında bu gerilimi başka bir biçimde çözebilmektir. Kardeşin hem sana benzediğini hem de senden farklı olduğunu kabul edebilmek gerekir. Eşit ama biricik. Aynı anda hem farklı hem de eşit olunabileceğini kabullenebilmek.
Bu kabul mümkün olduğunda kardeşlik ilişkisi rekabetten tamamen kurtulmasa bile sevgi ve dayanışma kapasitesi gelişebilir. İnsan kardeşine yönelik hem sevgi hem de kıskançlık içeren karmaşık duygularını daha dengeli bir biçimde yaşayabilir.
Ancak bu kabul mümkün olmadığında ilişki kolaylıkla keskin bir bölünmeye dönüşebilir. Sevgi ve nefret arasındaki gidip gelmeler sertleşir ve iki taraf birbirini tehdit eden figürler haline gelir.
Filmin finaline doğru yaşanan bir sahnede Terry, Ruth’un öldüğünü sandığı anda onun kimliğini üstlenmeye çalışır. ‘Ben Ruth’um’ diyerek suçtan kurtulmaya çalışır. Bu sahne Terry’nin Ruth’u yok etmeye çalışmasının altında yatan paradoksu da görünür kılar: Terry, bir yandan Ruth’un varlığını tehdit olarak görürken, diğer yandan onun yerini almak ister. Yani yok etmeye çalıştığı figür aynı zamanda olmak istediği figürdür. Doppelgänger anlatılarının taşıdığı anlam burada yeniden ortaya çıkar: bize en çok benzeyen figür, aynı zamanda olmak istediğimiz ya da olmaktan korktuğumuz tarafımızı temsil eder.
Bu açıdan bakıldığında doppelgänger hikayeleri yalnızca bölünmüş benliğin değil, kardeşlik ilişkisinin taşıdığı bu eski gerilimin de bir ifadesi olarak okunabilir. Bu anlatılar kötülüğü kendimizden ayırmanın bir yolunu sunarlar.
Kötülük tamamen yabancı bir varlığa ait değildir. Ama yine de tamamen bize ait de değildir. Bunun yerine bize çok benzeyen ama yine de biz olmayan bir figüre aktarılır.

Comments are closed