Bu yazı, Güney Kore edebiyatının önemli isimlerinden Han Kang’ın Nobel ödüllü Yunanca Dersleri adlı romanı üzerine bir okuma ve düşünme denemesidir. Kitabı yalnızca olay örgüsü üzerinden değil; dil, varlık, anlaşılma ve iletişimin sınırları üzerinden ele almaya çalıştım. Metin boyunca yer yer psikanalitik ve varoluşçu referanslara başvurarak, karakterlerin deneyimlediği sessizlik, eksiklik ve anlam arayışını anlamlandırmaya çalışıyorum. Kitapta konuşma yetisini kaybetmiş bir kadın ile görme yetisini yavaşça kaybeden bir adamın karşılaşmasına tanık oluyoruz ve onların içsel dünyalarına yolculuk yapıyoruz.
İncelemeye başlamadan önce Osman Çakmakçı’nın Konuşmanın İmkansızlığı Üzerine Bir Diyalog isimli kitabından bir alıntı paylaşmak istiyorum: “Bizlerin, yani insan varlığının, dünyaya fırlatılmış olduğuna inanıyorum. Dünyanın yüzeyinde yaşıyoruz biz. Doğa, gözlemleyebileceğimiz ama asla anlayamayacağımız, içselleştiremeyeceğimiz bir düzenek içinde kendi kendisiyle barışık, kendisini sürekli yineleyerek varlığını sürdürür. Bu bize yabancıdır. Biz, doğaya, doğadakilere, varlığa adlar vererek onu evcilleştirmeye, ona yakınlaşmaya çalıştık. Ama çelişki bu ya; ona adını verdiğimiz o efsunlu ve bilinmedik ilk an, bizim doğadan kopuşumuzun da ilk anı oldu.
Kendi bakışımız ve kavrayışımız doğrultusunda, kendimizden bakarak dünyaya ad verdik. Bu adlar onların adları değildi; onların zaten bir adı da yoktu ve belki olması da gerekmiyordu. Bunlar bizim onlara verdiğimiz adlardı. Kutsal kitaplarda ‘önce söz vardı’ denmesi de bence dünyanın ona ad verilmesiyle bizim için anlam kazandığını gösteriyor. Söz olmasaydı dünya elbette yine var olacaktı ama asla bizim dünyamız olmayacaktı.
Bizim dünyamız da dediğim gibi gerçek dünya değil; adlandırarak sahip çıktığımız, kurgusal, söze dayalı, sözden fışkıran dünyadır. Demek ki söz aslında bir vehimdir ve asla gerçek dünyayı olduğu gibi işaret edemez. Ancak kendi deneyimlerimiz aracılığıyla icat ettiğimiz kurgusal bir dünyada, kurgusal bir dille, kurgusal sözcüklerle konuşuyoruz. Sadece kendi deneyimlerimizin anısını taşıyan ama asla ortak deneyimlerin anısını taşımayan sözcüklerle.”
Dil, dünyayı kuran ama aynı zamanda çarpıtan bir şeydir. Hem bizi dünyaya öznel olarak yaklaştırır hem de uzaklaştırır.
Kitapta iki baş karakter vardır; biri konuşma yetisini hayatının belli dönemlerinde kaybeden kadın, diğeri görme yetisini yavaş yavaş kaybeden bir adam. İsimlerini bilmeyiz. Onların ruhsal dünyalarına temas ederiz. Yaşadıkları acılara, yaşam deneyimlerine ve temaslara şahit oluruz. Bu iki karakter Yunanca derslerinde buluşurlar. Adam öğretmendir, kadın ise onun öğrencisi. Engellerinin onları yavaşça birbirine yakınlaştırmasına tanık oluruz.
Baş karakterlerden birisi olan kadın, sözcüklerle özel bir bağ kuran ama aynı zamanda dünyadaki varlığını kısmaya çalışan biridir. Kendisinin tesadüfi bir varlık olduğunun sürekli bilincindedir; çünkü neredeyse hiç var olmayacağı bilgisine travmatik bir şekilde sahiptir. Annesi ona hamileyken bir hastalık geçirmiş ve onu aldırmaya karar vermiştir; sonra tekrar doğurmaya karar vermiştir ve kadın büyüme sürecinde bu hikayeye tekrar tekrar maruz kalır.
Kadın sözcüklerle var olmaya çalışır ama var olma hakkından şüphe ettiği için sözcüklerini geri çeker, konuşmaz; konuşma yetisini kaybeder. Annesinin onu dünyaya getirme konusundaki kararsızlığını sanki kendisi de var olup olmama kararsızlığında yaşamaktadır. Konuşma yetisi de bu nedenle git-gelli bir hal alır. Bazen sesi tamamen kesilip, sonra bir şekilde geri gelir.
Kitapta, çocuğu ona neden sürekli siyah giydiğini sorar; o da içinin ferahlamasından korktuğu için yaptığını söyler. İyi hissetmek kadında suçluluk uyandırır.
Sanki var olduğu için suçludur ya da var olmayı tam olarak hak ettiğini düşünmez. Yaşadığı kayıplar da varlığını fazlalık olarak deneyimleme hissini güçlendirir.
Yine kitabın bir yerinde az yediğini, yorulana kadar yürüdüğünü, çok az eşyası olduğunu ve yalnızca siyah kıyafetleri olduğunu anlatır. Konuşabildiği zamanlarda kısık sesle konuşmakta ve gövdesini içe kapatarak oturmaktadır. Bunlar kendini küçültme, iz bırakmak istememe ve duyumunu kapatma örnekleridir. Aynı zamanda varlığının ağırlığından kaçma girişimleridir. Hak etmediği bir dünyada minimum düzeyde var olma çabası gibidir.
Arka arkaya yaşadığı iki kayıp; çocuğunun velayetini eşinin kazanması ve annesinin vefatından kısa bir süre sonra sürekli kustuğundan bahseder. Bedenine gıda alarak varlığını beslemek istemez. Kusmak, varlığını taşıyamamasının bir semptomudur.
Kutsal kitaplardaki “önce söz vardı” deyişi, Jacques Lacan’ın “insan dilin içine doğar” söylemi ve Martin Heidegger’in “dil varlığın evidir” cümlesi, sözün ve dilin varlığı kuran ve anlamlandıran bir ilke olduğunu anlatır.
Kadın, söz öncesine dönme arzusuyla varlıktan geri çekilmek ister gibidir. Bir tür yokluk hissi vardır. Sözün kurduğu dünyadan uzaklaşarak anlamın dışına düşmek ister. Dil ile kurduğu evi yıkıp Yunanca ile kendine sıfırdan, yeni bir ev inşa etmeye çalışır.
Dil üzerinden göçmen olma deneyimleri de kitapta çok güzel aktarılır. Kitabın diğer baş karakteri olan adam göçmen olma deneyimini dersteki öğrencilerini gözlemleyip düşünürken şöyle aktarır: “Dürüst olmak gerekirse bazen onları izlerken imrendiğim de oluyor. Hayatları, dilleri, kültürleri. Bizim gibi ikiye bölünmemiş insanların sahip olabileceği o sarsılmaz sağlamlık gibi bir şey.”
Burada dille kurulan benliğin farklı dillerle bölünebileceğinden bahsedilir. Salman Akhtar, dilin yalnızca bir iletişim aracı değil, duyguların, anıların ve kimliğin taşıyıcısı olduğunu anlatır. Ve anadilimizin duygusal yükü ikinci dilden daha fazladır. Yeni bir dille beraber hissediş biçimi de değişir. Bu yüzden tek bir benlik gibi hissetmemek anlaşılır hale gelir.
Dolayısıyla adam iki dil arasında bölünmüş bir varlık gibi hissediyorken, kadın eski dilini tamamen bırakıp yeni bir dilde yeni bir varlık kurmaya çalışan biridir.
İkinci dilin, ana dilin taşıdığı duygusal yükten uzaklaştırması, kadının antik bir dil olan Yunancayı öğrenme ihtiyacı ve çabasında görülür. Yeni bir dille kendisine ağır gelen içselliğinden kaçmaya çalışır. Ona artık ağır gelen varlığını ve yıkılmış içselliğini yepyeni bir dille yeniden inşa etmeye çalışır.
Kitabın bir yerinde kadın, tahtadaki Yunanca kelimeleri defterine kolayca geçirirken kendi dilindeki kelimeleri bir türlü yazıya dökemez. Bu deneyimi, kendi dilindeki kelimelerin duygusal çağrışımlarını taşımanın ona ne kadar zor geldiği bir kez daha gösterir. Çünkü ana dildeki bir kelime, bütün geçmişini de beraberinde taşır. Yunanca ise onun için daha güvenli bir alandır.
Edip Cansever Ben Ruhi Bey Nasılım şiirinde varoluşsal yalnızlığı ve anlaşılamamanın kabullenişini aktardığı dizelerinde şöyle diyor:
Beni anlamaz
Anlamaz, niye anlasın
Anlaşılmak! Değil mi amaSanki kimsenin olamaz.
Kitabın bir yerinde kadın ise benzer hislerini şöyle ifade eder:
“Uzlaşmak mümkün değildi. Uzlaşının mümkün olmadığı şeyler her yerde vardı. Bazı şafak vakitlerinde ya da geç saatlerde, uzun süre yalnız kaldığında ya da hastalıktan yeni kurtulduğunda inanılmaz derecede berrak ve sakin sözlerin adeta ayrı bir lehçe gibi ağzından döküldüğü olurdu. Ancak bunun bir uzlaşının kanıtı olduğuna inanmak mümkün değildi.”
Kadın iki insan arasındaki birbirini tam olarak anlamanın hiçbir zaman mümkün olmadığını bilir, ama buna yaklaşan anların varlığını inkar etmez. Yine de bunları gerçek bir uzlaşma olarak görmez.
Ve en nihayetinde kadının sesinin kesilmesi, anlamanın ve anlaşılmanın mutlak imkansızlığını kabul etmesinin en uç halidir. Acı söz konusu olduğunda, özellikle varoluşsal ıstırapta, bu imkansızlık hali daha da derinleşir.
Kadının yaşadığı şey dile getirilemeyecek kadar yoğundur. Yani yaşadığı acının dile sığamamasının bir sonucu gibidir. Dilin sınırına gelmek… Kendini artık dil üzerinden kuramamak… Ve özne olma deneyiminin sarsılması…
Bir taraftan kadın için dilsizlik, dilin kurduğu yanılsamayı da azaltıyor gibidir. Kadın için dünyayla daha çıplak bir yerden temas etmeyi mümkün kılar. Kendine ağır gelen varlığını dünyanın içinde eritmesine olanak sağlar. Dil ile kurduğu dünyasına mesafe almasını sağlar.
David Le Breton Acının Antropolojisi kitabında şöyle der: “Dile getirilen acı asla yaşanmış olan acı değildir. Virginia Woolf şöyle diyor: ‘En sıradan bir kız öğrenci aşık olduğunda derdini anlatmak için Shakespeare ya da Keats’ten yararlanır. Ama bir adam hekime baş ağrılarını anlatmak istediğinde dil kaçar… Acısını bir eline alır ve kendinden bir parçayı da öbür eline (Babil halkının başlangıç döneminde yapmış olduğu gibi belki)… bunları birbirleriyle çarpıştırıp içlerinden yeni bir sözcük çıkarabilmek amacıyla…’ İnsan dilin imkansızlığına çare bulmak ister. Ve acı onu boşuna ancak bir boşlukla, kesinlikle bir ihanet olan bir çeviri yoluyla anlayabilecek başkalarına aktarmaya çalışan bir insanın mahremiyetine kapanmış bir imkansızlıktır.”
İçimizde olanla söylediğimiz hiçbir zaman tam olarak örtüşmez. Ve acı deneyimi bu bilgiye bizi en çok yaklaştıran andır. Kadın içinde birikenlerin ağırlığı ve dile çevrilemezliğiyle sessizliği tercih eder. Bu, bir çeşit isyan gibidir.
Kitaptaki iki karakter, anlaşamamanın farkında olarak yaşar. Birçok insan anlaşıyormuş gibi yaşarken, bu iki karakter anlaşamamanın bilincindedir, çünkü eksiklerinin sürekli farkındadırlar. Görme engeli ve konuşamama engeli iletişimin imkansızlığını doğrudan deneyimlemelerine sebep olur. Kadın adamla temas ederken anlaşılamazlığın acısını yazar şu şekilde aktarır:
“İkisinin yüreği birbirine dokunurken bile adam kadını tanımaz. Onun çocukluğunu, bu dünyada yeri olup olmadığını bilemeden yaşadığı o alacakaranlık anları, sözlerden örülmüş zırhını bilmez.
Kadının gözlerinde kendi gözlerinin yansımasını, o yansıyan gözlerde kadının gözlerini, sonra tekrar kendi gözlerini… Böyle sonsuz bir döngüde yansımaların devam ettiğini bilmez. Bu sonsuzluk hissinin kadında yarattığı korkuyu, dudaklarının sımsıkı kenetlenmesini bilmez.”
Bu paragraf, tam anlamanın imkânsızlığının şiirsel bir ifadesidir. Birini sevebiliriz, ona yaklaşabiliriz ama onu hiçbir zaman bütünüyle bilemeyiz. Gözlerin gözlerde yansımasında o kişiyi değil, her zaman kendi yansımamızı görürüz. O kişinin gözlerini kendi yansımamızın gölgesinde görürüz.
Devamında şöyle bir paragraf vardır:
“Gözleri kapalı halde kadını dudaklarından öpüyor. Sessizce uzaklarda kara noktalar patlıyor, dokunan yürekler, birleşen dudaklar, sonsuza dek birbirini ıskalıyor.”
Jacques Lacan “Cinsel ilişki yoktur.” der. Aslında Lacan bu oldukça kısa ve iddialı söylemiyle, iki insan arasında tam örtüşen bir anlamın, tam bir birleşmenin mümkün olmadığını ifade eder. İlişkinin iki insanın eksikliği üzerine kurulduğunu belirtir.
Bunu özellikle cinsellik üzerinden örneklendirir; çünkü cinsel ilişki, sembolik ve fiziksel olarak iki insanın en savunmasız ve en yakın oldukları andır. Yakınlık beklentisinin en yüksek olduğu andır. Ama iki insan arasındaki en yakın an bile biri tarafından farklı bir şekilde deneyimlenirken diğeri tarafından farklı bir şekilde deneyimlenir.
Dolayısıyla iki insan arasındaki en yakın temas bile iki ayrı deneyimdir. Biri için sevgi anlamına gelebilir, diğeri arzusunu doyurmak isteyebilir, bir başkası yalnızlığını bastırmaya çalışırken diğeri onay ihtiyacını tatmin etmeye çalışıyor olabilir.
Yani aynı anda, aynı yerde, aynı bedensel yakınlık içinde bulunulsa bile yaşanan şey aynı değildir. Bu nedenle Lacan’a göre tam bir birleşme hiçbir zaman mümkün değildir.
Sonuç olarak birleşememek bir eksiklik değil, insan olmanın doğasıdır. İlişkinin kendisini mümkün kılan şey de bu mesafenin bir miktar farkında olmaktır. İç içe geçme beklentisinden uzaklaşıp ötekinin ötekiliğini kabul edebildiğimiz noktada yakınlık daha sahici olur.
Adam bir yerde gençlik aşkını hatırlar; kadın sağır ve dilsizdir. Adam ileride görme yetisini kaybedeceğini öğrendikten sonra kadından ayrılmak ister. Çünkü sözlü bir iletişimin aralarında mümkün olamayacağının acısını taşır. Ama yetişkin hayatında bu kararından pişmanlık duyar. İlişkiyi ve iletişimi o zamanlar zihninde yalnızca sözler üzerine kurmuştur; ancak yetişkin olduktan sonra bağın sözsüz de kurulabileceğini fark eder. Aslında hiçbir ilişkide tam bir anlama ve tam bir iletişim yoktur. Fazla söz, fazla anlamayı ve anlaşılmayı getirmez. Adam belki de bunun farkına varır.
Verdiğimiz Aile İçi İletişim Eğitimi’nde katılımcılara “anlaşılmak mı daha kolay yoksa anlamak mı?” diye sorulduğunda istisnasız herkes anlamanın daha kolay, anlaşılmanın daha zor olduğunu söylemişti. Dolayısıyla, birçok insan, başkasını anladığını ama kendisinin anlaşılmadığını düşünür. Bu da bir çelişki yaratır.
Hepimiz anladığımızı ama anlaşılmadığımızı düşünüyorsak bu bizim aslında çoğu zaman anladığımızı sandığımız anlamına gelir. Halbuki çoğu kişi anlaşılmadığını düşünürken bu nasıl mümkün olabilir?
Bu iki karakter için ise görme ve konuşma engeli, anlamın kırılganlığını daha da görünür hale getirir.
İletişimin zorlaşması, kitaptaki karakterler arasında, paradoksal bir şekilde, daha derin bir temas yaratmıştır. Kolay ve zahmetsiz iletişim teması yüzeyselleştirirken, iletişimdeki engeller teması daha bilinçli hale getirir.
Ortak acı, sözsüz bir anlama alanı açar. Bir kayıp yaşamış biri, benzer bir kayıp yaşayan birinin yanında daha anlaşılmış hissedebilir. Anlam tamamlanmasa da yalnızlık azalır.
Ve kitabın bir yerinde adam sürekli konuşur ve kadın sessizce dinler. Bu durum adama ağır gelir. Sürekli kendi sesinin yankısını duymak tuhaf bir his yaratır. Karşısındaki sessizlik, onu kendi sözleriyle baş başa bırakır.
Psikanaliz Yazıları 5‘te Talat Parman, psikanaliz odasındaki sessizliğin öneminden bahseder. Psikanalist, danışanın söylediği şeyleri çoğu zaman sessizlikle karşılar. Danışanın sözleri terapistin sessizliğine çarparak kendisine geri döner ve bu geri dönüşle yeni bir anlam kazanır. Söz karşıdakinin sessizliğine çarptığında anlam bu çarpışmanın içinden doğar.
Adamın sesinin kadının varlığına çarpan yankısı adama kendini oldukça kırılgan ve savunmasız hissettirir. Ancak anlatmaya devam etmekten de kendisini alamaz. İki insanın birbirine kırılganlıklarını en çok açabildikleri anlar, bağı en çok güçlendiren anlardır.
Sonuç olarak dil, dünyayı kurar ama aynı zamanda sınırlar. Anlamak isteriz ama tam olarak anlayamayız. Anlaşılmak isteriz ama hiçbir zaman bütünüyle anlaşılmayız.
Belki de mesele bu imkânsızlığı ortadan kaldırmak değil; onunla birlikte yaşamayı öğrenmektir. Çünkü insan ilişkisini mümkün kılan şey, tam bir birleşme değil, bu eksikliğin farkında olarak kurulan temastır.
Görsel: Edward Hopper – Nighthawks (1942)

Comments are closed