Aşkın başlangıcında karşımızdaki insanı yalnızca olduğu haliyle görmeyiz. Onu arzularımızın, beklentilerimizin ve zihnimizde taşıdığımız ideal sevgili imgesinin içinden de görürüz. Bu nedenle idealizasyon, sevdiğimiz kişiyi bütünüyle hayal etmekten çok daha incelikli bir süreçtir. Karşımızdaki insanın gerçek özelliklerini seçer, bazılarını büyütür, bazılarına özel anlamlar yükler, bazılarını ise henüz görmez ya da önemsiz sayarız.
İlişkinin başında onun sessizliği gizemli, derin ve sakin oluşunun göstergesi olabilir. Mesafesi bağımsızlığına ve kendine yetebilmesine, inatçılığı kararlılığına ve güçlü karakterine dönüşebilir. Dağınıklığı özgür ruhluluğunun, yoğun çalışması tutkusunun ve başarısının, sosyalliği hayat dolu oluşunun kanıtı gibi görünür.
Bunların hiçbiri bütünüyle yanılsama olmak zorunda değildir. Karşımızdaki insan gerçekten sakin, bağımsız, kararlı, sosyal ya da duygusal olabilir. İdealizasyon gerçeği sıfırdan yaratmaz; gerçeğin bazı parçalarını seçip parlatırken bazılarını gölgede bırakır. Aşık, sevdiği kişinin gerçek özelliklerini kendi arzusunun ışığında görür.
Diğer taraftan görmezden gelinenler veya gölgede bırakılanlar ise her zaman küçük kusurlar olmayabilir. İdealizasyon, kimi zaman daha sonra bizi incitecek davranışları da önemsizleştirmemize neden olabilir. Kontrol etme eğilimini ilgi, sınırlarımıza müdahale etmeyi korumacılık, tutarsızlığı kafa karışıklığı, duygusal olarak ulaşılmaz oluşu gizem ya da derinlik olarak okuyabiliriz. Bugün ilişkiler üzerine konuşurken sıklıkla “red flag” dediğimiz, ileride ilişki açısından sorun yaratabileceğine dair işaretler de tam da bu nedenle başlangıçta görünmez hale gelebilir.
Elbette her kusur tehlike işareti, her farklılık bir uyumsuzluk değildir. Buradaki mesele, aşık olduğumuz kişiye kuşkuyla bakmak değil; idealizasyonun yalnızca karşımızdakini olduğundan büyük göstermediğini, bazen görmek istemediğimiz şeyleri de olduğundan küçük gösterdiğini fark etmektir.
Zaman geçtikçe ise karşımızdaki insan ideal bir imge olmaktan çıkarak bütünlüklü bir insana dönüşmeye başlar. Daha doğrusu, zaten başından beri olduğu insan giderek daha fazla görünür hale gelir. İdealin örttüğü perde kalkar. Küçük hayal kırıklıkları, anlaşmazlıklar, tekrar eden davranışlar ve gündelik hayatın sıradanlığı, idealizasyonun yarattığı mesafeyi azaltır.
Theodor Reik, Aşk ve Şehvet Üzerine I Kitap’ta bu dönüşümü şöyle anlatır:
“Aşık önceleri eleştirici değildi. Kusurların bilincinde olsa bile nesneyi değiştirmek istemiyordu, çünkü yeni çiçeklenen aşk, sevilen kişide hiçbir şeyi değiştirmek istemez. Seven kişi, küçük eksiklikleri görmezden gelir ya da önemsiz sayar. Zihninde ideal bir imaj olan aşık, aşkını bir dizi özellikle süsler ve değişmiş bir imajla karşılaşır. Gelişme, neredeyse fark edilmeden ağır ağır ilerler ya da atlayışlar ve sıçrayışlarla gerçekleşir. Artık her küçük şeyin üstünde durur, önemsiz hataları mesele haline getirir, öfkelenir. Neticede tanrı değil bir insan olan nesne onu hayal kırıklığına mı uğratmıştır? Kesinlikle, ama hepsi bu değildir. O, gerçekliğe dönüşmüştür.”
Burada yalnızca daha önce fark edilmeyen kusurların görünür hale gelmesinden söz etmiyoruz. Çok daha ilginç bir şey daha olabilir: Bir zamanlar sevdiğimiz özelliklerin kendileri de tahammül edemediğimiz özelliklere dönüşebilir.
Başlangıçta “Kendi ayakları üzerinde durmasına bayılıyorum” dediğimiz insan için bir süre sonra “Neden bana hiç ihtiyaç duymuyor?” diyebiliriz. Sakinliğini sevdiğimiz kişinin sessizliğini artık iletişimsizlik olarak yaşayabiliriz. Sosyalliğinden etkilenirken daha sonra “Herkesle bu kadar samimi olmak zorunda mısın?” diye öfkelenebiliriz. Kararlılığı bir zamanlar çekici gelirken artık inatçılık; özgür ruhu büyüleyiciyken artık sorumsuzluk olarak görünmeye başlayabilir.
Özellik aynı kalmıştır; onu kuşatan ideal değişmiştir.
Tam da burada sevgiliyi değiştirme arzusu ortaya çıkabilir. Kişi, “Ben seni başlangıçta kendi idealimin içinden görüyordum” demek yerine, “Sen eskiden böyle değildin” diyebilir. Oysa karşısındaki insan kimi zaman sandığı kadar değişmemiştir. Değişen, ona bakan gözün görme biçimidir.
Daha da paradoksal olan, kişinin başlangıçta aşık olduğu özellikleri daha sonra partnerinden söküp atmaya çalışabilmesidir. Onu bağımsızlığı için sevmişken daha bağımlı olmasını; özgürlüğünden etkilenmişken daha kontrollü yaşamasını; güçlü kişiliğini çekici bulmuşken daha uyumlu olmasını; sosyalliğine kapılmışken çevresini daraltmasını isteyebilir. Böylece aşkın başlangıcında yüceltilen özellik, ilişkinin ilerleyen dönemlerinde çatışmanın merkezine yerleşir.
Burada sevginin önemli bir sınavıyla karşılaşırız: “Seni olduğun gibi seviyorum” ile “seni zihnimdeki haline uyduğun sürece seviyorum” arasındaki fark.
Reik, ideal imgenin çözülmesinden sonra iki olasılıktan söz eder. Bunlardan ilki, zihnimizdeki imge ile sevdiğimiz kişinin gerçek kişiliğinin birbirinden ayrılmasıdır. Bu ayrılık ilk bakışta aşkın kaybı gibi görünebilir. Oysa tam tersine, daha olgun bir sevginin başlangıcı da olabilir. Karşımdaki insan artık benim fantezimin taşıyıcısı değil; benden ayrı arzuları, sınırları, çelişkileri, kusurları ve benim hoşuma gitmeyen tarafları bulunan başka bir öznedir.
Bu durumda ideal çöker ama ilişkinin çökmesi gerekmez. Hatta belki de ilişki ilk kez tam burada başlayabilir.
İkinci olasılık ise eski ideal imgenin yerini yeni bir ideal imgenin almasıdır. Gerçek insanla karşılaşmanın yarattığı hayal kırıklığına tahammül edemeyen kişi, idealini başka birine taşıyabilir. Yeni insan yeniden olağanüstü, benzersiz ve kusursuz görünürken eskisi giderek sıradan, yetersiz ya da tahammül edilemez hale gelir. Fakat yeni sevgili de zaman içinde kaçınılmaz olarak gerçek bir insana dönüşecektir. Böylece aynı döngü yeniden başlayabilir.
Bu döngüyü sürdürmek, modern ilişkilerin sunduğu seçenek bolluğu içinde daha da kolaylaşmış olabilir. Her hayalkırıklığının hemen ardında, henüz kusurlarını görmediğimiz başka birinin ihtimali vardır. Dolayısıyla bir ilişkinin idealinin çöküşünden sonraki daha zahmetli kısmına geçmek yerine, yeni bir başlangıcın vaat ettiği heyecana dönmek mümkündür. Kişiler değişir; fakat ilişki içinde izlenen yol oldukça benzerdir: İdealizasyon, yakınlaşma, gerçek kişinin görünmesi, hayal kırıklığı ve yeni bir ideal arayışı.
Byung Chul Han’ın “aynının cehennemi” kavramı burada başka bir anlam kazanır. Ötekinin başkalığı ve biricikliğiyle karşılaşmak yerine, kendi arzularımızı doğrulayacak yeni birini aradığımızda, görünürde sürekli farklı insanlarla karşılaşıyor olsak da aslında deneyimi tekrar ediyor olabiliriz. Her seferinde farklı bir kişiye ilgi duyuyor olmak, her seferinde aynı idealin farklı taşıyıcılarına ilgi duymak anlamına gelebilir.
Bu durumda seçeneklerin çokluğu bizi ötekinin farklılığına açmak yerine, tam tersine ondan kaçmanın bir yoluna dönüşebilir. Yeni sevgili henüz gündelikleşmemiş, henüz hayalkırıklığı yaratmamış, henüz bizim zihnimizdeki imgeye ve ideale itiraz etmemiştir. Fakat o da zaman içinde kaçınılmaz olarak gerçek bir insana dönüşecektir. Kişi idealini terk edemediği sürece döngü yeniden ve yeniden başlar.
İdealizasyonun narsisistik bir tarafı da tam burada ortaya çıkar. İdealize edilen sevgili yalnızca sevilen kişi değildir; aynı zamanda kişinin kendi ideal dünyasının taşıyıcısı haline gelir. Bu nedenle onun idealden sapması yalnızca “Partnerimde hoşlanmadığım bazı özellikler keşfettim” şeklinde yaşanmayabilir. Kişinin kendi kurduğu aşk anlatısının, kendi seçiminin ve hatta kendisine dair birtakım ideallerin sarsılması anlamına da gelebilir.
Bu yüzden hayal kırıklığının ardından gelen öfke kimi zaman şaşırtıcı ölçüde büyük olur. “Sen eskiden böyle değildin” cümlesinin altında başka bir talep gizlenebilir:
“Benim sana yüklediğim imgeyi neden artık taşımıyorsun?”
Oysa sevginin daha zor tarafı tam da burada başlar: Karşımızdaki insanın bizim ihtiyaçlarımızı, eksiklerimizi ve ideallerimizi karşılamak üzere var olmadığını kabul etmekte. Onun bizden bağımsız bir özne oluşuna, bizim çok hoşlanmadığımız bazı özelliklerini koruyabilmesine, değişmesini istediğimiz halde değişmemesine ve zihnimizde kurduğumuz kişiden farklı biri olmasını kabul edebilmekte.
Bunu kabul etmek demek, onun her özelliğini kabul etmek ya da ilişkiyi ne pahasına olursa olsun sürdürmek anlamına gelmez elbette. Bir insanı olduğu haliyle görmek ile onunla kalmayı seçmek aynı şey değildir. İdealizasyon ortadan kalktığında, başlangıçta önemsemediğimiz davranışların bizi incittiğini, bazı temel ihtiyaçlarımızın karşılanmadığını ya da yalnızca birbirimize uygun olmadığımızı da görebiliriz.
İdeal çöktüğünde geriye kusursuz bir aşk kalmayabilir ancak daha gerçek bir seçim ihtimali ve daha sahici bir bağ kurma ihtimali kalır.
Resim: Edward Burne-Jones – Pygmalion and the Image I: The Heart Desires

Comments are closed