Biri bizi inciten bir davranışta bulunduğunda, bunu dile getirmek isteriz ve yaşadığımız kırgınlığın ilişkide bir karşılık bulmasını bekleriz.
“Dün bütün gün haber vermemen beni kırdı.”
“Bana o şekilde konuşman beni üzdü.”
“İhtiyacım olduğunda yanımda olmadığını hissettim.”
“Verdiğin sözü tutmaman beni hayalkırıklığına uğrattı.”
Böyle bir konuşmayı başlatırken beklentimiz çoğu zaman oldukça basittir: Karşımızdaki kişinin bizi duyması, davranışının üzerimizde bıraktığı etkiyi görebilmesi ve gerekirse bunun sorumluluğunu alması.
Ancak bazen tam da kendi duygumuza ilişkide bir yer açmaya çalışırken konuşmanın yönü değişir.
Karşımızdaki ne kadar zor bir dönemden geçtiğini anlatmaya başlar. İşlerinin ne kadar yoğun olduğundan, ailesindeki bir problemden, hastalığından, kaybından, geçmişte yaşadığı acılardan ya da psikolojik olarak ne kadar kötü olduğundan söz eder.
“Ben zaten bu kadar şeyle uğraşıyorum.”
“Bugün başıma neler geldiğini bilmiyorsun.”
“Ben bu haldeyken bir de bunu mu konuşacağız?”
“Keşke benim yaşadıklarımı da biraz düşünsen.”
“Zaten yeterince kötüyüm, bir de sen üstüme geliyorsun.”
Bazen bunların hiçbiri açıkça söylenmez. Karşı taraf yalnızca kendi acısını konuşmanın ortasına bırakır ve onun yarattığı ağırlık geri kalanını yapar.
Biraz önce kırgınlığını anlatmaya çalışan kişi, bir anda kendisini açıklamaya başlar:
“Ben seni üzmek istemedim.”
“Böyle bir şey yaşadığını bilmiyordum.”
“Boşver, şimdi bunu konuşmayalım o halde.”
“Benimki zaten o kadar önemli değil.”
Ve böylece roller değişir.
İncinmişken teselli eden, bir davranışın sorumluluğunu konuşmaya çalışırken özür dileyen, anlaşılmak isterken karşı tarafı anlamaya çalışan kişi haline geliriz.
Bu, duygusal saptırmanın (emotional deflection) biçimlerinden biridir: Kişi, karşısındakinin dile getirdiği kırgınlıkla ve kendi davranışının yarattığı etkiyle yüzleşmek yerine, kendi yaşadığı güçlüğü ya da acıyı konuşmanın merkezine taşıyarak odağı değiştirir.
Duygusal saptırma her zaman bilinçli bir manipülasyon değildir. Bazen kişi kendisine yöneltilen bir kırgınlık, eleştiri ya da talebin yarattığı suçluluk, utanç veya rahatsızlıkla kalmakta zorlanır. Konuşmayı ertelemek, çatışmadan kaçınmak ya da kendi üzerindeki duygusal yükü azaltmak için, bunu yaptığının bütünüyle farkında olmadan odağı başka bir yere taşıyabilir. Bu anlamda saptırma, kimi zaman bilinçli bir stratejiden çok kişinin yüzleşmekte zorlandığı bir duygudan uzaklaşmasının yolu olabilir.
Özellikle eleştiriye tahammülün düşük olduğu, kişinin kendi kusurlarıyla veya başkasını incitmiş olma ihtimaliyle karşılaşmakta zorlandığı bazı kişilik örüntülerinde bu tür savunmalar daha belirgin hale gelebilir. Narsisistik özelliklerin belirgin olduğu kişilerde de eleştiri, suçluluk veya utanç karşısında sorumluluğu dışarıya taşıma ve odağı değiştirme görülebilir. Ancak tek başına duygusal saptırmanın varlığı, kişinin narsisistik olduğu anlamına gelmez.
Burada asıl dikkat edilmesi gereken, davranışın tekrarlayan bir ilişki örüntüsüne dönüşüp dönüşmediğidir.
Her kırgınlığınızı dile getirdiğinizde karşınızdaki kişinin daha büyük bir acısıyla karşılaşıyorsanız; her hesaplaşma girişiminiz onun yaşadığı güçlükleri teselli etmekle sonuçlanıyorsa; konuşmanın sonunda sürekli kendi duygunuzdan vazgeçen, özür dileyen veya susan taraf siz oluyorsanız, artık tek bir konuşmanın talihsiz biçimde yön değiştirmesinden daha fazlasından söz ediyor olabiliriz.
Özellikle bu örüntü, karşı tarafın kendi davranışlarının sorumluluğuyla karşılaşmasını sürekli engelliyor ve sizin duygularınızı dile getirmenizi giderek zorlaştırıyorsa, duygusal saptırma manipülatif bir işlev görmeye başlayabilir.
Burada manipülasyonu yalnızca “karşı taraf bunu önceden planladı mı?” sorusuyla değerlendirmek yanıltıcı olabilir. İlişkisel açıdan önemli olan, davranışın ne işe yaradığıdır: Bir kişinin acısı tekrar tekrar diğerinin duygusunu susturuyor, sorumluluğun konuşulmasını engelliyor ve sonunda kırılan kişiyi suçlu konumuna getiriyorsa, ilişkinin içinde giderek yerleşen manipülatif bir dinamik oluşabilir.
Buradaki mesele karşımızdaki kişinin yaşadığı acının gerçek olup olmaması değildir. İnsan gerçekten çok zor bir dönemden geçebilir ve aynı zamanda başka bir insanı incitmiş olabilir.
Bir insanın acı çekmesi, davranışlarının başkaları üzerindeki etkisini ortadan kaldırmaz.
Fakat kendi acısı her çatışmada ortaya konuyor ve konuşulması gereken mesele sürekli onun yaşadıklarının gölgesinde kalıyorsa, acı artık yalnızca paylaşılmış bir deneyim olmaktan çıkar; ilişkide sorumluluğu savuşturmanın bir yolu haline gelebilir.
Bunun duygusal saptırmaya maruz kalan kişi üzerindeki etkisi ise yalnızca “konuyu konuşamamış olmak” değildir.
Bir süre sonra insan kendi duygularının büyüklüğünden, hatta geçerliliğinden şüphe etmeye başlayabilir:
“Acaba gerçekten abartıyor muyum?”
“Şimdi bunu söylemek bencillik mi?”
“Onun yaşadıklarının yanında benim kırgınlığımın ne önemi var?”
“Belki biraz daha anlayışlı olmam gerekiyor.”
“Şimdi söylersem kötü biri gibi görüneceğim.”
Böylece kişi yalnızca karşısındakine değil, kendi duygularına da sansür uygulamaya başlar.
Bir şey olduğunda hemen söylemez. Doğru zamanı bekler. Karşı tarafın ruh halini hesaba katar. Cümlelerini yumuşatır. Kırgınlığını küçültür. Bazen söylemek istediği şeyi günlerce zihninde prova eder.
Ve sonunda ilişkide tuhaf bir eşitsizlik oluşur: Bir kişinin acısı ortaya çıktığında ona yer açılırken, diğer kişinin acısı ortaya çıktığında önce o acının orada bulunmaya hakkı olup olmadığı tartışılır.
Oysa sağlıklı bir ilişkide iki gerçek aynı anda var olabilir: Sen zor bir dönemden geçiyor olabilirsin. Ve yaptığın şey beni incitmiş olabilir.
Elbette karşımızdaki kişi gerçekten zor bir şey yaşıyor ve o anda konuşabilecek durumda olmayabilir. Sağlıklı olan, kendi yaşadığını diğerinin duygusunu geçersiz kılmak için kullanmak değil, onu duyduğunu gösterebilmek ve konuşmaya daha sonra geri dönmektir:
“Seni duydum. Şu an gerçekten zor bir durumdayım ve bunu konuşabilecek halde değilim. Ama söylediğin şey benim için önemli. Biraz daha iyi olduğumda bunu konuşmak isterim.”
Çünkü bir konuşmayı ertelemekle, o konuşmayı saptırarak ortadan kaldırmak aynı şey değildir.
Sağlıklı ilişkilerde bir kişinin acısına yer açabilmek için diğerinin acısını odadan çıkarmak gerekmez.
Resim: Walter Sickert – Ennui

Comments are closed